
İzlediğim en enteresan filmlerdendi diyebilirim… Öyle ki bana göre üç kısımdan oluşan bu filmi anlatmak gerçekten çok zor. Bir Fransız filmine yakışır üslubuyla farklı bir akışı var denilebilir. 1970’ler… Lucia adlı 15 genç bir kız, birtakım işkencelere maruz kalmış ve her nasılsa kurtulmayı başarmıştır. Rehabilite merkezinde tanıştığı Anna, artık Lucie’nin her şeyidir ve bu iki arkadaş birbirlerine tutkuyla bağlanır. Bu ilişki Anna’nın da hayatının gidişhatını etkileyecektir… Yıllar sonra, standart ve mutlu bir ailenin kapısı, bir Pazar sabahı bir kabusa açılacaktır ve izleyici de bu süreçte şimdi-geçmiş ve gelecek arasındaki bağı kuracaktır. Filmin senaristi ve yönetmeni olan Pascal Laugier ‘Ben bile kendi filmimden nefret ettim.’ demiş, gerisini siz düşünün artık… Hostel, testere vb tarz filmlerle kesinlikle kıyaslanmayacak, felsefi altyapısı olan bir senaryo ile karşı karşıyayız. Bir ‘insan’ olarak gerçekten rahatsız edici, sinir bozucu sahneleri var. Bir korku filmi değil ama tam bir gerilim filmi… Bzaı sahneleri Haneke’ye selam yolluyor gibi… Oyunculukların gayet başarılı olduğu filmde, akış ve tarz gerçekten çok farklı… Tam bitti diyorsunuz ya da şimdi bu filmin sonunda olmalıydı dediğiniz yerden sanki yepyeni bir film başlıyor. Hani ya seversiniz ya da nefret edersiniz tarzda filmler vardır. Lakin bir sinefil iseniz ve hala izlemediyseniz sakın kaçırmayın derim. Dünyayı normalin dışında algılayan insan gruplarının zihninde dolaşan tilkileri anlamaya çalışırken bulabilirsiniz kendinizi filmin sonunda… Son demişken, film hakkında okuduğum yorum ve incelemelerde insanların yine ikiye ayrıldığını gördüm; ta tatmin olmuşlar ya her şey havada kalmış. Ben şahsen gayet beğendim. Bu dünya-öbür dünya- tanrı ve tanrıcılık kavramları arasında gezinen, gezinirken düşündüren, düşündürürken sinirlendiren çılgın bir yapım diyelim mi? Dedim bile!